BOLVADİN’İN ASIRLIK ÇINARLARI - YAŞAR ÇAVDAR

YAŞAR ÇAVDAR Emişlerin Yetim Yaşar… 73 yaşında… Çocukluk ve gençlik yıllarında; tuğla ocağında, inşaatlarda, gölde ve yastık basma işinde çalıştı. Yapı sanat okulunun ilk mezunlarından… Askerden gelince bir müddet Etibank'ta çalıştı. Sonra Eğirdir Belediyesi'ne fen memuru olarak tayini çıktı. Karacaören Belediyesinde çalıştı. 1976 yılında Alkaloid Fabrikası'nda “inşaat kontrol teknisyeni” olarak göreve başladı ve buradan emekli oldu. Emekli olunca boş durmadı, inşaat işlerinde çalıştı. Yaşar Çavdar; orta boyda, biraz esmer tenli, esmer teninin üzerinde bembeyaz parlayan saç ve sakalıyla dikkat çeken bir kişidir. İyi niyetli, yumuşak huylu, duygusal, hoşsohbet bir kişidir. Bütün hayali, inşaat mühendisi olabilmekti lakin nasip olmadı. Çok güzel ses tonuna sahip olup, Türk sanat müziği âşığıdır. Hac vazifesini yapmış olup, bir oğlu, iki kızı vardır. ÇOCUKLUĞUNUZ NASIL GEÇTİ? 1948 yılında Akçeşme Mahallesi'nde dünyaya gelmişim. Babama “Emişlerin Kunduracı Osman” derlerdi. Bedesten içerisinde Kunduracı Mahmut Kızıltoprak'la birlikte ortak dükkanları varmış. Babam, üç sene askerlik yapıp geldikten sonra İkinci Dünya Savaşı çıkıyor. Türkiye'nin de savaşa girme ihtimali beliriyor. 1944 yılında, bunu “ihtiyat asker” (yedek asker) olarak tekrar askere alıyorlar. Askerde iken ciğerlerini üşütüp “zatürre” oluyor. Bunu terhis ediyorlar. Geldikten bir müddet sonra vefat ediyor. O zaman anam yirmi beş yaşında, ben iki yaşında, kız kardeşim de dokuz aylık imiş… Küçük yaşta yetim kalıyoruz. Hiçbir dayanağımız yok… Garip anam bizleri büyütmek için hasır dokudu, çapaya gitti, başkalarına temizliğe gitti, çocuklarını muhannete muhtaç ettirmedi. FAKİRLİK – FUKARALIK Evimiz, Akçeşme Mahallesi'nde “Çanakkale Boğazı” adı verilen yerde, çıkmaz sokakta, iki göz, toprak damlı bir ev idi. Bu sokakta zengini olmayan, “günazıklı” tabir edeceğimiz kendi halinde, kalender, mütevekkil komşularımız vardı. Çocuk çoktu… Çocuk çok olunca her gün çocuk kavgası da eksik olmazdı. Çocuk kavgasına bazen annelerin de karıştığı olurdu. Babamız olmadığı için çok fakirdik. O zamanlar Bolvadin'de fakir çoktu. İlkokula başladım, kalemi defteri zor aldık. Defter-kalem kıymetliydi. Sınıfımızda zengin birisinin kızı vardı, defterini hoyratça kullanır, bazen boş sayfalarını karalayıp çöpe atardı. Benim defterim bitmişti. O kızın, sınıftaki çöp kutusuna defter attığını gördüm. Hemen o defteri aldım, o kızdan da silgisini isteyip, bütün yazılmış ve karalanmış sayfaları silip, defteri kullandım. Kalemi sivriltmek için burgu (kalemtıraş) bilinmiyordu. Herkes kalemini jiletle sivriltirdi. Tahtadan yapılmış çantası olan, çantasında kağıda sarılı jilet bulundururdu. Çok kişinin de çantası yoktu. Ben gibi bunlar da, defterlerinin arasına jileti koyarlardı. Rüstempaşa Hamamı'nın külhanının arkasında çöplük vardı. Buraya külhanın külünü ve hamamın çöplerini dökerlerdi. Bazen oraya gider elime bir değnek alır, çöplerin içerisinde jilet arardım. Bulduğum jiletleri Akçeşme Çeşmesi'nde güzelce yıkar, tek tek gazete kağıdına sarar, okula götürürdüm. Benden jilet isteyen arkadaşlara bir defter yaprağı karşılığında verirdim. Bu defterden yırtılan yaprakları anama verirdim. Anam da, siyah bir iplikle bunları kenarından dikip, defter haline getirirdi. ÇAKICI EMMİ Çocukluğumda seyyar satıcılar vardı. Bu satıcılar çoğunlukla Çarşı Camii önünde satış yaparlardı. Burada, pırasa, ıspanak, kaymak, yoğurt çok satılırdı. Camini giriş karşısına düşen kısımda da “Çakıcı Emmi” dediğimiz; nûrani güler yüzlü, seyyar satıcılık yapan bir amca vardı. Yazın “şambali” (şamtatlısı), kışın ise kestane kavurup satardı. Çok küçüktüm, bir gün çarşıda gezerken burnuma çok güzel koku geldi. Kokunun geldiği yere yöneldiğimde, bir adamın kömür ateşinde kestane kavurduğunu gördüm. Kestane ocağının yanında küçük bir çuvalda da odun kömürleri vardı. Canım çok kestane çekti fakat almaya param yoktu. Parasız istemeye de utandım. Çocuksu aklımla hemen bir küllüğe gittim. Küllükten tam kül olmamış odunları avucuma doldurdum ve Çakıcı Emmi'nin karşısına dikilip: “Emmi, şunlara kestane eder mi?” dedim. Rahmetlik bir yüzüme baktı, bir avucumdaki küllere baktı ve onları kenara koymamı istedi. Arkasından bir avuç dolusu kestane verdi. Gençlik yıllarımda manav “Ertanlar” da çalışmaya başladım. O zamanlar “muz” meyvesini bilmezdik. Ertanlar satış için muz da getirmişler. Bana bir tane verdiler, çok hoşuma gitti. Akşamleyin eve giderken anama da götüreyim diye satın aldım. Anam dört tanesini komşuya verdi. Komşu ertesi gün, bu nasıl pişirilecek? diye sormaya geldi. KAPLUMBAĞA KABUĞU Eskiden pek kömür bilinmez, herkes sobasında kemire, tezek, meşe odunu yakardı. Biz ise kemire, tezek yakardık. Her mahallenin bir “sığır” ı olurdu. Bu hayvanlar sabah erkenden sığıra sürülmek üzere bir yerde toplanır, oradan çoban eşliğinde kırlara götürülür yayılır, akşam geri getirilirdi. Sabah kalkınca anamla birlikte ilk işimiz bu hayvanların bokunu toplamak olurdu. Bu işi mahallemizde çok kişi yapardı. Elimize birer teneke alır, hayvan pislediği zaman hemen yolun toprağında yuvarlatıp tenekemize koyardık. Herkes kapış kapış bunları toplardı. Anam bunları kurutur, kışın da yakardık. Devamlı bok topladığım için ellerim çatır çatır çatlardı. Yıl 1957… İlkokul ikinci sınıftayım. Öğretmenimiz “Ayhan Yüksel” adında bayan bir öğretmendi. Öğretmen, bizleri temizliğe alıştırmak için, haftada bir kere temizlik kontrolü yapardı. İki elimiz masanın üzerine koyardık, öğretmen de tırnaklarımıza bakardı. Bir pazartesi günü öğretmen, benim ellerime bakıp: “Ellerin kaplumbağa kabuğu gibi!...” dedi. Ertesi hafta yaptığı kontrolde bu sefer de: “Usandım senin bu kaplumbağa gibi ellerinden!” deyince sınıfın hepsi gülüştü. Bu benim ağırıma gitti ve sınıftan ağlayarak kaçtım, doğru evimize gittim. Anam, kasnaklara tezek döküyormuş, benim ağladığımı görünce sebebini sordu. Ben de durumu anlattım ve bir daha okula gitmeyeceğimi söyledim. Anam hemen ellerini yıkadı, çarını örtündü ve benim elimden tutup doğru okulda sınıfa girdi. Kızgın bir şekilde öğretmene: “Sen ana mısın?” dedi. O da: “Evet, iki çocuğum var.” dedi. Anam: “Bak ben de anayım, bu çocuk iki yaşında yetim kaldı. Her gün sığırın arkasından bok toplayıp kışın yakıyoruz!.. Niye alay ettin bu çocukla kaplumbağa ne demek?...” dedi. Sınıftaki bazı çocuklar: “Tosba!... Tosba…” deyince anam: “Yâ öylemi!...Benim çocuğumu tosbaya benzettin he!..” dedi ve elimden tutup: “Yürü oğlum, okuyup da vali mi olcan, gaymakam mı olcan!” dedi ve sınıftan dışarıya sürükledi. Öğretmenimiz yaptığı hatayı anladı ve “Aman Teyze!...özür dilerim, beni affet!” dedi. Gürültüye yan sınıftan öğretmen olan kocası da çıktı. Biz Aşkar'ın Değirmen'in yanına gelince arkamızdan yetişip tekrar özür dilediler ve beni sınıfa götürdüler. O günden sonra öğretmen bana iyi davrandı ve maddi manevi yardımda bulundu. SÜNNET Bolvadin'de maddi durumu normal olduğu halde, başka ihtiyaçlılara yardımda bulunan insanlar çoktu. Bunlardan birisi de yetim babası olan Şoför Afili Gadir (Kadir Bozdemir) di. Kadir Ağam yetim olduğumuz için beni ve “Süleyman” arkadaşımı çok kolladı, gözetledi. Bayramlarda elbise diktirirdi. Karnemi alınca, evimizden önce onun evine koşup karnemi gösterirdim. O da hemen çıkarıp 50 kuruş verirdi. Bir gün mahallede tengerlek döndürürken arkadaşım Süleyman geldi ve Gadir Ağa'nın, ölçü için terziye gitmemizi söylediğini belirtti. Biz de herhalde elbise dikilecek diye “Altınmakas Terzisi” Tenikegötün Hasan'a gittik ve ölçümüzü verdik. İki gün sonra mahallede Süleyman'la oynarken Gadir Ağa'mın bizi evine çağırttğını söylediler. Evlerine vardığımızda kalabalık gördük. Davet sofraları hazırlanmış, davetliler gelmiş... Gadir Ağa'nın oğlu Bekir de sünnet elbiselerini giymiş. Bize de hemen terzinin diktiği elbiseleri giydirdiler. Biraz sonra rahmetli Gambır Zalik geldi ve üçümüzü de sünnet etti. Bizi yan yana yatırdılar ve sünnet şapkalarını yanımıza koydular. Gelen davetliler, şapkaların içine Bekir'e 10 kuruş atıyorlarsa, bize 25 kuruş attılar. Anam mahallede benim olmadığımı görünce soruşturmuş ve davet evine geldi. Bizi o durumda görünce: “Görmeyen babaları olsun, yetimlerim!..” diyerek ağlayarak bizi eve götürüp yatak hazırlayıp yatırdı. YAĞMUR GELİNİ Çocukluk günlerimden kalan, unutulan âdetlerden birisi de “Yağmur Gelini”dir. Türklerin Şamanist dönemde yaptıkları bu âdet, delikanlılık dönemime kadar devam etti. Yağmur yağmadığı zaman, mahalle çocukları toplanır; içlerinden birisinin üstüne çilte ( örgü çuval) geçirilir; onun üzerine de kalbur geçirilir ve kapı kapı dolaşılırdı. Çocuklar toplu halde bir kişinin kapısını çalar ve “Yağmur gelini yağ ister, yağ ister; / Yağ bulamayınca un ister, un ister.” diye koro halinde tempo tutarak o evden bir şeyler isterlerdi. Ev sahibi de, çuval içindeki çocuğun kafasından aşağıya bir tas su döküp; biraz yağ, bulgur veya ekmek verirdi. Bu şekilde toplanan yiyecekler, bir kişi tarafından pişirilir ve çocuklar bunu neşe içerisinde yerlerdi. Böylece yağmur yağacağına inanılırdı. İlkokul üçüncü sınıfa gidiyorum. O sene kuraklık oldu, yağmur yağmadı. Mahallede benden büyük çocuklar “Yağmur Gelini” yapmaya karar verdiler ve beni “gelin” olarak seçtiler. Üzerime çuvalı geçirdikten sonra üzerine eleği de koyup kapı kapı gezdirdiler ve yiyecek topladık. Her tarafım ıslandı ve su içinde kaldı. Malzemeleri, Bitibarnağın Ayşa Aba'ya götürdük. Bulgur pilavını pişirdi ve gülüş - cığırış yedik. Yemekten sonra eve gittim. Anam, her tarafımın ıslak olduğunu görünce beni soydu ve yatırıp üzerimi örttü. Ben titriyordum. Evimizin etrafında başka evler olduğu için odamızın küçük bir penceresi tavanda idi. Sırtüstü yattığım yerde o pencereden masmavi gökyüzünü seyretmeye başladım. Bu yaptıklarımızdan sonra yağmurun yağmasını bekliyordum. Biraz sonra hava bulutlandı, arkasından gök gürültüsüyle karışık yağmur yağmaya başladı. Ben sevincimden uçuyordum, titremem falan geçti. Maksat hâsıl olmuştu. ORTAOKUL YILLARI İlkokuldan sonra ortaokula başladım fakat son sınıfta matematikten ikmâle kalmıştım. Üç sene bu dersten iyi not alıp okulu bitirememiştim ve artık ümidim de kaybolmaya başlamıştı. 19 yaşına gelmiştim. Yastık basma atölyesinde çalışırken arkadaşım İhsan Karakoyun geldi ve o gün imtihan olduğunu söyledi. Hemen elimi yüzümü yıkayıp okula gittik. Kapıdaki öğretmen üstüme başıma bakıp beni içeriye almadı. Hasan İnceer Hoca müdahale etti ve sınıfa girdim. Arkadaşımın arkasına oturup, onun kağıdına bakıp soruları cevapladım. Ertesi gün sınav sonuçları açıklandığında “6” aldığımı duyup hemen eve koştum ve anama “Bitti ana!... Bitti ana!..” sevincimi belirttim. Üç ay sonra askerlik yoklamamı yaptırmak için askerlik şubesine gittim. Rıza Bey oranın katibi idi. Evraklarda benim ortaokul mezunu olduğumu görünce: “Senin askerde ne işin var!... Git oku, sanat okuluna kaydını yaptır!” deyip benim askerliği tecil etti. Ben de o hızla gidip kayıt olup, okula başladım. Edebiyat dersine “Şalgam” dediğimiz bir öğretmen giriyordu. O, “Okuldaki ilk gününüzde hissettiklerinizi yazın.” dedi. Ben de o güne kadar ki hayat hikayemi yazdım. Bana “10” verdi. Okul, masraflı bir öğrenim olduğu için üç hafta sonra ayrılmaya karar verdim. Okul eşyalarını almaya gücüm yoktu. Öğretmenimiz Şalgam'a durumumu izah edip ayrılacağımı söyledim. O da bana burs bağlattı ve okumamı sağladı. O öğretmenin sayesinde okulu bitirip iş sahibi oldum. Ben bu adama şimdi nasıl dua etmeyeyim?... SON SÖZLER Her canlının bir sonu var. Bizler de bir müddet sonra ilahi emre uyacağız. Bu güne bu şekilde geleceğimi hiç tahmin edemezdim. Allah bana her şeyi verdi. Bu güne kadar çalıştım, çabaladım, çok şükür bir yerlere geldim. Bu güne kadar; kimsenin malında - mülkünde, ırzında - namusunda gözüm olmadı. Kimsenin hatırını - gönlünü kırmamaya gayret ettim. Yoksulun mazlumun yanında oldum. Dürüst çalıştım, dürüst olarak da ölmek istiyorum.

Diğer haberler için tıklayın