TUT BENİ ORUÇ

TUT BENİ ORUÇ... Ramazan…Kelime anlamı “yanmak” olan, günahlarımızın yanıp bittiği mübarek ay… “Sabır, insanın kendini kötülüklerden alıkoyması” anlamlarına gelen “oruç” la birleştiğinde, inanan insanlar büyük bir fırsatı ele geçirmiş oluyor. FIRSAT!... FIRSAT!... Allah, kullarını affetmek için, değişik zamanlarda çeşitli fırsatlar vermiştir. Bu fırsatlardan birisi de ramazan ayıdır. Fitremizi ramazan’da vermemiz mecburidir fakat zekatımızı bir yıl boyunca verebiliriz. Sevabı çok olsun diye genellikle zekatımızı da ramazan ayına saklarız. Bu günlerde dünyada ve ülkemizde çok büyük sıkıntılar var. Virüs nedeniyle bozulan düzen yüzünden pek çok insan aç ve perişan… Memurlarda, maaşlı işçilerde, emeklilerde bir sıkıntı yok… Amma velakin küçük esnaf ne yapacak?... Dükkanı kapalı, açık olsa da iş yok!... Şimdi bunları koruyup gözetmenin zamanı… Gerçek âlemde rahat edebilmek için, işte bize bir fırsat… Fitremizin ve zekatımızın yanı sıra, mallarımızdan da infak etmeliyiz. Her yıl, fakir görüp de yardım ettiğimiz ve devletten devamlı yardım alan kişilerden ziyâde, küçük esnafımıza aynî veya nakdî yardımda bulunmamız gerekiyor. İnsanlık bunu gerektiriyor. Bu tür kişilere kiraya verdikleri ev veya dükkan sahipleri, birkaç ay kira almasa bir şey olmaz. “Tok olan cümle cihânı tok sanır; / Aç olan cümle cihanda ekmek yok sanır.” * İFTAR ÇADIRI Her yıl, belediyemizin de katkılarıyla ramazan çadırı kuruluyor, iftar yemeği veriliyor, ihtiyaçlı kimselerin evlerine yemek gönderiliyordu. Bu yıl salgın nedeniyle bu yapılamıyor. Lakin bu tertip komitesinde yer alan arkadaşlar boş durmamışlar ve çarşı meydanındaki Karabağ Eczanesi’nin eski dükkanının arkasına “Ramazan Yardım Bürosu” adında büro açmışlar... “Hayırlı olsun” demek için girdiğimde, yönetimde bulunan Mevlüt Koç arkadaşımız bilgi verdi... Bu yıl ihtiyaçlılara aynî ve nakdî yardım yapacaklarını belirtti. Yardım yapılacak kişilerin devletten hiçbir şekilde yardım almayanlar olacağını, virüs dolayısıyla zor durumda olanlara yardım yapacaklarını belirtti... İhtiyaçlı olanların -hiç utanmadan- isimlerini yazdırmalarını, ayrıca, yardımsever, hamiyetsever halkımızdan yardım beklediklerini söyledi. Allah onlardan razı olsun, işlerini rast getirsin. * . Yardım bürosundaki kısa ziyaretim sırasında acıklı olaylara da şahit oldum. Her evde tencere kaynar amma, tenceredeki et mi, dert mi, kimse bilemez!... Kahvede garsonluk eden, amelelik eden, başkasının yanında yevmiye usûlü çalışan aslan gibi delikanlıların; ezile- büzüle, utana-sıkıla yardım istemeye geldiklerini gördüm. Perişan oldum, kahroldum, yeterli yardım edememenin çaresizliğiyle mahvoldum... Sizden rica ediyorum; yalvarıyorum; gün bu gün!.. Mümkün olduğunca malımızdan daha fazla tasadduk edelim. Huzura kavuşmak için yardımda bulunalım. Vallahi yarın rûz-ı mahşerde bunun karşılığını göreceğiz. * ÇOCUKLUĞUMUZDAKİ RAMAZANLAR Çocukluk yıllarımda hayatı toz pembe gördüğümden midir; yoksa o zamanlar ramazanlar daha mı farklı oluyordu bilmiyorum fakat çocukluğumun ramazanları çok güzel geçerdi… Evimiz Şazi Mahallesi’nde, iki oda bir mutfaktan oluşan toprak bir evdi. Küçükken, ramazan’ın yaklaştığını evdeki hazırlıklardan anlardım. Aile içinde herkeste tatlı bir telaş olurdu. Her gün sahura kalkmak istediğim halde, uykuya yenilir, çok zaman kalkamazdım. İlk zamanlar, günde yarım gün oruç tutarken, ilkokul ikinci sınıfta iken ilk orucumu tuttum. Hacı annem: “Orucunu bana verirsen, sana palto alacağım.” dedi. Akşam top atılınca, Hacıanne’min elini öpüp orucumu ona verdim, o da bana güzel bir palto aldı. Böylece orucun ne kadar değerli bir ibadet olduğunu daha o günden anlamış oldum. Büyüklerimizin bize öğrettiği güzel âdetleri, insan büyüyünce daha iyi anlıyor. Çocuğu oruca alıştırmaları için oruç satın almaları… Sofraya besmeleyle başlayıp, sofradan kalkarken ekmek kırıntılarının toplanması… Gece yarısı sahura kaldıran Davulcu Guldur Cemal’e evden katmer ve bükme verdirilip; hayır-hasenat yaptırmaya alıştırılması… Kasaptan pay aldırılıp evin kedisine yedirilerek, hayvan sevgisinin aşılanması… Herhangi bir yiyeceği kardeşler arasında paylaştırıp; paylaşma duygusunun yerleştirilmesi… Büyük kardeşin, diğer kardeşlerini koruyup gözetmesi…Bazen, evde pişen yemekten komşuya gönderilip; komşuluk hakkının öneminin belirtilmesi… Gerisini artık siz tamamlayın… * RAMAZANDA KOMŞULAR Çocukken de komşuluk ilişkilerimiz çok iyi idi. Bütün komşularımızla iyi geçinirdik. Hacımuratların Gadir, Hesna halam, Desdici Hılmi, Çarıkçı Süleyman, Dayıoğlugızı, Bakkal Çil Abdil, Tenikegötün Terzi Hasan, Cılkların Gambır Remzi, Cılkların Fethi, Güllü Gelin… Hepsi de iyi insanlardı, Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun… Bunların çocuklarıyla mahallede birlikte oynar; topun atılmasını beklerdik. Akşam ezanı okunmasına yakın, Hacımuratlar’ın Aralık’ın önüne toplanır; kandilin yanmasıyla birlikte İmaret Camii Müezzini Tüssülü Hoca’nın yanık sesiyle okuduğu ezanı duyar duymaz evlere koşardık… Şimdi ise anam-babam yok!.. O komşularımız da yok!.. Zaman hızla akıp gidiyor; ömür geçiyor. Böylece devran dönüyor. İftar yemeğinden sonra hemen çaylar içilir, teravih’e hazırlanılırdı. İmaret Camii’nde namazdan önce Adil Hoca ders verirdi. Biz arkadaşlarla, caminin ahşaptan yapılmış üst katına çıkardık. Çocukluk duygusuyla orada namaz sırasında şakalaşırdık. Cami duvarlarındaki süslemeleri hayranlıkla izlerdim. Duvarlarda çeşitli ayetlerin yanı sıra, hurma ağacı resimleri de vardı. Camilerin yanı sıra; Cıkların Oda’da, Hacımuratlar’ın Oda’da ve diğer odalarda teravih namazları da kılınırdı. Dedemle sabah namazında Çarşı Camii’de okunan mukâbeleyi, yarı uykulu yarı uyanık dinler; o manevi havayı tadardım. Ayrıca sahur ve iftar zamanı, belediye binasının üzerinde bulunan “Canavar düdüğü” diye tabir ettiğimiz düdük öterdi. RAMAZANDA ARTIK BUNLARI GÖRMEK İSTEMİYORUZ. * Gavsların, kutupların, şeyhlerin para yardımı istedikleri, virüsten kurtulmak için muska satan allâmelerin olduğu bir televizyon ekranı… * Sağ elin verdiğini sol elin gördüğü… * Büyük şehirlerde banka faizinin gelirlerinden şatafatlı, eğlenceli iftar çadırlarının kurulduğu… * Aç komşusu olmadığı için, tok komşularla huşû içinde sohbetlerin yapıldığı… * Riya içindeki hocaların ağlamalı dualarının; beyin yakan soruların olmadığı… * Evlerde, Kahvelerde, esnaf dükkanlarında; gıybetten ve her türlü fesat düşünceden bir aylığına sıyrıldığımızı sandığımız… * Her yıl her kanalda “Çağrı” ve “Hz. Yusuf” filmlerinin tekrar galasını seyrettiğimiz… * Tüm televizyon kanallarında, çoğunluğunu sadece Ramazan ve Kurban’da gördüğümüz hocaların “Ben daha derin hocayım.” iddialarını izlediğimiz… * Orucun ve oruçlu olmanın faziletinden çok, “Akşam ne yiyeceğiz?..” muhabbeti yaptığımız… * Oruç olmadığı halde soranlara: “Allah bilir ” diyerek; gizli gizli yiyip içtiğimiz… Kısaca, inancı hayata uydurmak yerine; hayata inancı uydurduğumuz bir Ramazan ayı daha yaşamayalım... Allah mübarek etsin, sonumuzu hayır etsin… ----sait ekici -----

Diğer haberler için tıklayın